Mermerden Kentler...
Anadolu’da geçmişi gelecekle buluşturmada eşsiz dayanıklılığıyla tarihin vaka-i nüvisliğini üstlenen asıl taş olan mermer, Anadolu’daki yapılarda ancak M.Ö. 8-7. yüzyıllarda boy göstermeye başladı. Hükümranlığını ise M.Ö. 1050’den sonra ilan etti. Beyaz mermer taşı, Bronz ve Hitit çağları yapı ve heykel sanatının geleneksel koyu renkli taşlarını yüzyıllar içinde adım adım gölgede bıraktı. En yoğun kullanım alanına Hellenistik çağ ve Roma İmparatorluğu dönemlerinde ulaştı. Tüm Batı Anadolu’da mermerden kentler kuruldu.

Efes, Bergama, Milet, Perge, Side, Afrodisyas gibi antik kentlerde en önemli yapılar hiç kuşkusuz tanrılara adanan tapınaklardı. Tapınakların ardından gelen saray, tiyatro, agora, stoa, odeon, devlet misafirhanesi, şehir meclisi, gymnasium, hamam, stadyum gibi yapılar, Anadolu’da antik çağ uygarlıklarının mühürleri oldu. Bu yapıların pek çoğu tepeleri gösterişli başlıklarla taçlanmış sütunlar, tanrı-tanrıça ve imparator heykelleri ile bol dökümlü giysiler içinde zarif kadınlar, çevik atletler, heykeller, yüksek kabartmalı frizlerle süslenirdi. Sert olmakla birlikte kolay işlenen, perdahlandıkça parlayan, göz alıcı beyaz rengiyle derin hatları ortaya çıkaran, ışık ve gölge değerlerini güçlendiren, üç boyutluluğu yansıtan, büyük blok halde işlenmeye yatkınlığıyla bakımı kolay olan mermerin sanat eserlerinde ve mimaride yoğun biçimde kullanılması, çok önemli gelişmelere yol açtı.

İLK MERMERDEN ANIT: EFES ARTEMİS TAPINAĞI
Dünyanın yedi harikası içinde yer alan Efes Artemis Tapınağı (M.Ö. 4. yüzyıl), yeryüzünde mermerden inşa edilmiş ilk anıtsal örneği oluşturur. Yine yedi harikadan biri olan Karya Satrabı Mausoleus için Halikarnas’ta Greko-Pers üslubunda inşa edilen anıt mezar (M.Ö. 4. yüzyıl), Bergama’daki Zeus ve Athena sunakları (M. Ö. 2. yüzyıl), Didim’deki Apollon Tapınağı ve dev Klaros heykelleri mermerin kendisinde, mimarlık ve heykeltıraşlığı mükemmel biçimde birleştirdiği muhteşem örneklerdir. Arkaik, Klasik ve Hellenistik çağlar boyunca giderek gelişen kent mimarlığı ve heykeltraşlığı birbirini bütünleyerek Anadolu’da doruk noktasına M.Ö. 2. yüzyılda ulaştı.

ANADOLU MERMERİNİ ROMALILAR TAŞIDI
Ardından başlayan Roma egemenliği döneminde de Anadolu’daki zengin mermer yataklarının varlığı iyi değerlendirildi; Hellenistik çağdan kalan parlak miras korundu, dahası geliştirildi. Anadolu mermer ustaları için portre heykeltıraşlığı, lahit ve gömü taşları yapımı gibi yeni ve verimli iş alanları açıldı. Hatta Romalılar, Efes, Milet, Perge, Side, Bergama gibi Anadolu kentlerini yeniden canlandıracak mimari faaliyetleri aralıksız sürdürdüler; baştan sona Anadolu mermerleri kullanılan sütunlu caddeler, kolonlar, anıtsal çeşmeler, heykeller, kitaplıklar, hamamlar yaptırdılar. Bütün bu inşaat faaliyetleri nedeniyle artan mermer gereksinimini karşılamak için yeni mermer ocakları açıldı; var olanlar genişletildi. Bu dönemde olağanüstü miktarlarda mermer gün ışığına kavuştu.

Romalılar, daha önceleri Batı Anadolu’da yoğunlaşan kentleşmeyi Orta ve Doğu Anadolu’ya yayarak Amasya’da (Amaseia), Tokat’ta (Comana), Zile’de (Zela), Sivas’ta (Nicopolis), Ankara’da (Ancyra) da mermer kentler yarattılar. Her ne kadar bugün bununla ilgili yeterli arkeolojik çalışma yapılmamış olsa da, dönemin ulaşım koşulları düşünüldüğünde bütün bu mermerden inşa edilen tarihi Roma kentlerinin yakınlarında mermer veya taş ocaklarının olması gerektiği kuşku götürmez.

Anadolu, özellikle antik çağlarda mermer üretimi ve ticaretinin ana merkezlerinden biri konumundaydı. Antik çağın devasa boyutlarda görkemli yapılarında kullanılan mermerin çıkarıldığı ocaklar, daha çok Batı Anadolu’da bulunuyordu. Kuzeybatı Anadolu’da adını Grekçe mermer anlamına gelen \\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\"Marmaro\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\"dan alan Marmara Denizi’ndeki Marmara Adası, en önemli beyaz mermer ocaklarını barındırıyor; özellikle Roma döneminde en önemli ihracat merkezini oluşturuyordu. Mavimsi beyaz renkteki Marmara mermerlerinin çıkarıldığı ocaklar Romalılar tarafından genişletilerek büyük işletmeler haline getirildi. Büyük blokları taşıyabilen Roma gemileriyle Akdeniz ve Karadeniz’e de mermerler gönderildi. Üstelik buradan ihraç edilen mermerler sadece bloklar halinde ihraç edilmiyordu; önceleri yarı işlenmiş yani süslemeleri gittiği yerde yapılacak şekilde bir sütun, lahit ya da benzeri ürünler olarak, geç antik çağda ise tam işlenmiş biçimde satılıyordu. İstanbul’da Bizans ve Osmanlı dönemlerinde kullanılan beyaz mermerlerin çoğu da Marmara Adası’ndan gidenlerdi.

Antikçağa ait diğer önemli ocaklar, Afyon ilinin yakınlarında bulunan İscehisar (Dokimeion) ve Suhut’ta (Synnada) bulunmaktaydı. Bu ocaklardan çıkarılan çatlaksız büyük bloklar halindeki mermerler, yan yollardan ve su yollarından Efes Limanı’na getirilerek uzaklara gönderiliyordu. Efes’te M.S. 2. yüzyıla ait bir \\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\"katrakt\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\", Marmara Adası’nda ise telle kesilmiş bir lahit bulunması, mermer teknolojisinin o dönemde ulaştığı önemli noktayı göstermesi açısından çok önemli.

Dönemin en önemli mermer ocaklarından biri de bugün Aydın’ın Karacasu ilçesine bağlı Geyre Köyü yakınlarında yer alan Baba Dağ. Dağın hemen eteğindeki düzlükte bulunan antik Afrodisyas kentinde üretilen ve Afrodisyas stili olarak tanınan mermer yapı elemanları, heykel ve portreler, lahitler, kabartma ve süslemeler Roma İmparatorluğu’nun birçok yerine gönderiliyordu. Afrodisyas kenti, Baba Dağı’nın derinleştikçe beyazlaşan, mavi-gri büyük \\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\"Karya mermer\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\" bloklarıyla inşa edilmiş bir kentti.

BİZANS’TA BAŞKALAŞAN MERMER
Yüzyıllara damgasını vuran mermer, Anadolu’daki ihtişamını Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılması ve Doğu Roma’nın hızla Hıristiyanlaşmasının ardından kaybetti. Önce beyaz mermerin ilk girdiği tanrı tapınakları ortadan kalktı; Batı Anadolu’daki site devletleri Doğu Roma’nın liman kentlerine dönüşürken meclis binalarını, agoralarını, tiyatro, odeon, kehanet yapılarını da terkettiler. Ancak elbette Bizanslılar, Roma geleneğinin taşıyıcısı oldukları ölçüde mermeri, kendi imparator, imparatoriçe ve soylu kişilerinin heykel ve portrelerinde, meydanlara diktikleri kabartma ve anıtlarda kullanmayı sürdürdüler. İstanbul Sultanahmet Meydanı’ndaki Mısır Dikilitaş yazıtının kabartmalı Roma kaidesi bunun bir örneğini oluşturur.

Bu dönemde kilise ve manastır mimarisinde uygulanan bazikal sistemle birlikte çok sayıda yüksek sütun ve sütun başlıklarının kullanılması, mermere duyulan talebi M.S. 5. ve 6. yüzyıllarda büyük ölçüde artırdı. Marmara Adası mermerleriyle yapılan korint, kompozit ve stilize bitkisel motiflerle dantel gibi işlenmiş sütun başlıkları, İmparatorluğun her yerine gönderildi. Sütun başlıklarının örnekleri Ayasofya ve Aya İrini’de de yer aldı. Özellikle Bizans mermer işçiliğinin en güzel örnekleri, İstanbul Ayasofya Müzesi’nde bugün de görülebiliyor.

AYASOFYA’NIN MERMERLERİ
Dünyanın ayakta kalabilen en görkemli antik tapınağı olan Ayasofya’nın özellikle iç mekan duvarlarını kaplayan ve ünlü ocaklardan getirilen çeşitli cins ve renkteki mermer plakalarla çeşitli boyutlardaki 107 sütun burayı adeta mermer çeşitleri sunan büyük bir galeriye dönüştürmüş durumda. Yapının taban ve köşelerinde yer alan dört köşe sütunlar ile üzerlerinde İmparator Justinian ile karısı Theodora’nın monogramları işlenmiş tüm sütun başlıkları ve sütun kaideleri Marmara Adası’ndan gelen mermerlerle yapılmış. Orta sahın yanlarındaki yeşil somaki mermer sütunlar, Efes Artemis Tapınağı’ndan, yarım kubbeyi taşıyan ve daha küçük olan 8 kırmızı porfir sütun ise eski bir Mısır tapınağından getirilmiş. İç mekân duvarlarını kaplayan kanglomera cinsi mermerlerden yeşil olan şeritler Tesalya’dan, kırmızı porfirler Mısır’dan, altın sarısı olanlar Libya’dan, fildişi renkli mermerleri ise Kapadokya’dan. Yeşil damarlı Karystos ile pembe damarlı Frigya mermerleri de simetrik panolarda yerlerini koruyorlar.

Yine dönemin en önemli simgelerinden biri olan Yerebatan Sarnıcı (Bizans Bazilika Sarnıcı) 336 mermer sütundan oluşuyor. Bu arada o döneme ait pek çok mermer anıt ise günümüze kalmamış durumda.

OSMANLI’DA BAŞTACI EDİLEN MERMER
Osmanlı İmparatorluğu, Selçuklu yapı gelenekleriyle Bizans ve Avrupa mimarlık sanatını İslami etkilerle bütünleştiren yeni ve özgün bir mimari yapı oturttu. En başarılı örnekleri 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar sergilenen Osmanlı mimarisinin erken döneminde özellikle Bursa, Amasya, Manisa ve Edirne’deki yapılarda mermer yoğun biçimde kullanıldı. Osmaneli, Bilecik ve Bozüyük’ten büyük zorluklarla getirtilen mermerlerle yapılan Bursa’daki Yeşil Camii, Yıldırım Camii, İznik Yeşil Camii ve devşirme antik mermer bloklarla inşa edilen Amasya Yörgüç Camii dönemin ilginç örneklerini oluşturur. İmparatorluğun yükselme döneminde başta İstanbul olmak üzere tüm Anadolu kentleri, mermerin kullanıldığı camii, medrese, külliye, han, türbe, hamam, çeşme ve konaklarla donandı.

Bu dönemde ayrıca özellikle Süleymaniye, Sultanahmet, Selimiye, II. Beyazıd Külliyeleri gibi büyük camilerin yapımında kullanılan büyük miktarlardaki mermerin sağlanması için yeni ocaklar açıldı. Üstelik Osmanlı döneminde yalnız Marmara Adası’nın beyaz mermerlerinden yararlanılmadı; farklı renk ve dokuda somaki mermer, porfir, granit ve benzeri değerli taşlar ve mermerler de devreye girdi. Bunlar yapı taşı, kaplama taşı ve taşıyıcı elemanlar olarak değerlendirildiler ya da süslemelerde kullanıldılar. Süsleme olarak kullanılan mermer, özellikle Beyazıd (1501), Şehzade (1548), Süleymaniye (1550-57) ve Selimiye (1568-75) camilerinin şadırvan avlularında farklı biçimlenmeleriyle dikkat çekti. Avlulara zemin döşemesi olarak kaplanan beyaz mermer levhalar arasına, dikdörtgen ve büyük sütunlardan kesilmiş disk biçiminde, vişneçürüğü, pembe ve yeşil somaki levhalar, geometrik bir düzenle yerleştirilmiş, böylece zemin döşemesine renklerden oluşan bir hareketlilik kazandırılmıştır.

Osmanlı yapı ustaları, Anadolu’dan bolca temin edebildikleri mermeri mimari yapılarının hemen her yerinde, kubbelerde, revaklarda, sütunlarda ve sütun başlıklarında, duvar kaplamalarında, taç kapılarda, mihraplarda, avlu ve iç mekân kaplamalarında, basamak ve korkuluklarda, çeşme, havuz ve sebillerde, kitabelerde yoğun biçimde kullandılar. Mermerin kullanıldığı yapı elemanlarına ait örneklerin hemen hepsi özellikle Topkapı Sarayı’nda görülebilir.

Osmanlı dönemi mermer sanatının özgün ve karakteristik olarak uygulandığı asıl yerler ise hamamlar ve çeşmelerdir. Bu çerçevede İstanbul Cağaloğlu Hamamı, III. Ahmet, Azapkapı, Göksu, Emirgân ve Tophane çeşmeleri en önemli örnekleri oluşturur.

Elbette Osmanlı döneminde mermerin en yoğun biçimde kullanım alanı bulduğu yerlerden biri de geleneksel olarak süslenen mezarlardır. Lahit, sanduka ve şahideli olmak üzere yapılan bu mezarların en önemli örnekleri İstanbul’da Eyüpsultan, Karacaahmet mezarlıkları ile II. Mahmut’a ait türbedir. Ancak mermerden mezartaşlarının pek çok ilginç örneğine Anadolu’nun her yerinde rastlanır.

19. YÜZYIL; GÖRKEMLİ BİNALARI VE MERMER
19. yüzyıla gelindiğinde Batılılaşmanın etkisiyle yapılan göz kamaştırıcı saraylar, kasırlar, kamu binaları, camiler ve saat kulelerinde beyaz mermer yoğun biçimde kullanıldı. Klasik Osmanlı veya korint tarzında başlıklarıyla yükselen dev sütunlar, bitkisel veya geometrik süslemeli frizleri, devasa taç kapıları, barok tarzında beyaz cepheleriyle yapılar özellikle İstanbul’un dört köşesini süslediler. Çırağan Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı, Yıldız Sarayı, Ihlamur Kasrı, Küçüksu Kasrı, Göksu Kasrı, Eminönü, Karaköy, Bankalar Caddesi, Beyoğlu ve Şişli; İzmir’de Kordon ve Alsancak’taki binalar bu dönemi en iyi şekilde simgeler.

19. yüzyıldan 20. yüzyıla, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçerken mermer, Art-Nouveau, Osmanlı Neo-Klasizmi veya eklektik tarzındaki konak, çok katlı apartmanlar ve iş merkezlerindeki başlıklı sütunlarda, basamaklarda, kapı ve pencere alınları ile cephelerde heykeller, figüratif geometrik ve bitkisel motiflerde kendini gösterir. Türkiye Cumhuriyeti döneminin büyük mimari yapılarında da mermer önemli bir yer tutar. Özellikle Mustafa Kemal Atatürk’ün mozolesinin bulunduğu Cumhuriyet’in siyasal sembolü durumundaki Anıtkabir, Anadolu’nun mermere son övgüsü. Ama elbette dünyanın en büyük rezervlerini bağrında saklayan Anadolu’nun mermerle işi henüz bitmedi. Anadolu mermeri, bugün yalnız kendi topraklarını değil artık dünyanın dört bir yanındaki büyük anıtları da oluşturmak için yollara düştü...

 

 
 
 
  Tüm Hakları Saklıdır